Medîne Medeniyeti

Aralık 31, 2007 at 12:30 pm (Kategorilenmemiş)

Medeniyet kavramının kökü Medine kelimesine dayanmaktadır. Medîneli bu bakımdan medenî demektir. Yani şehirli, şehirde yaşamanın şartlarını kabul eden ve yerine getiren insan. Ya da medenî, Medîneli anlamına gelmektedir. Bu şehrin adı İslam’dan önce Yesrib idi. Yani burada yaşayan insanlar daha medenî olmamıştı. Cahiliyye dönemi insanlarının putperestlikten tutun da içki, kumar, fuhuş, kabilecilik, kavga, savaş, ırkçılık vs.  medeniyetin gereklerinden uzak her türlü mel’aneti işledikleri Yesrib, artık İslam’la birlikte Medîne olmuştu. Medineli olmak artık medenî olmaktı. Medeniliğin gerekleri kendini bir bir göstermeye başlamıştı. İlk önce “ensar” olmakla medenî olma yolunda ilk adımı atmışlardı. Daha önce unutulmuş olan bu kavram sanki İslam’la birlikte ihya olmuş, yeniden doğmuştu. Koşuyordu Medineliler Mekke’den gelen kardeşlerinin yardımına. Her bir Medineli bir Mekkeliyi kardeş edinmişti. Malını, parasını, tarlasını paylaşmıştı onunla. Mademki medenî olmuşlardı, daha önce unutmuş oldukları sevgi kavramına bu vesileyle yeniden kavuşmuşlardı, seveceklerdi birbirlerini doyasıya.

Mekkeli de artık Medineli olmuştu ve dolayısıyla medenî. Ümmü’l-Kurâ (şehirlerin anası) Mekke, medenî olmak isteyen insanları kaçırmıştı elinden. Esasında eline büyük fırsat geçmişti Mekke’nin. Bu konuda o ilk olabilirdi. Medeniyetin kurucusu oralıydı, orada doğmuş, orada büyümüştü. Muhammedü’l-Emin ismini orada almıştı. Medeniyetin bütün gereklerini zaten yerine getiriyordu. Vahiyle zenginleştirilen davranışlarını Mekkelileri medenî yapmak için ölümüne çabalıyor, ancak az sayıda Mekkeli hariç, direniyorlardı. Onüç yılda Mekke medenî olamamasına rağmen Yesrib daha Allah Rasulü kendisine varmadan medenî olmayı kabul etmişti. Hasretle bekledi medeniyetin kurucusunu ve geldiğinde de bağrına bastı. Demekki nasib onunmuş. Önce Yesrib medenî olacakmış. On sene sonra Mekke de medenîleşti ancak Medîne ismini Yesrib’e kaptırdı.

Medeniyetten uzaklığın simgeleri artık tek tek ortadan kalkıyordu. Şarap fıçıları çıkarılıyordu evlerin en mu’tena köşelerinden ve dökülüyordu sokaklara seller gibi. Dalaletten hidayete giden yol idi medenî olmak. Zulümden adalete koşmaktı. Neler çekmişti asırlardır insanlar zalimlerin ellerinden. Mazlumlar koşarak toplanıyordu Yesrib’i Medîne yani medenî yapan Allah Rasulü’nün etrafında. Bir sığınak olmuştu o ve Medine. Ana kucağı gibi sıcacık bir sığınak. Asırlardır pazarlarda köle olarak satılan insanlar medeniyetin içine dalıyorlar ve kölelikten kurtuluyorlardı. Zalim efendilerine medenîleşmiş eller tarafından uzatılan paralar onları azad ediyordu. Çünkü medeniliği tatmamış insanlar için para her şeydi. Para için yapmayacakları şey olmazdı onların. Ebubekir’in merhamet eli uzanıncaya kadar Bilal az mı çekmişti efendisinden. Özgürlük, medenî olmanın en önemli şartlarından birisiydi. Artık özgürlüğün tadını çıkarıyordu insanlar. Cahiliyye döneminin kast sistemi yerle yeksan olmuştu. Zenginle fakir, önceki kölelerle efendileri, amirle memur aynı safta namaz kılıyordu. Kız çoçuğu oldu diye üzüntüden yüzü simsiyah olan insanlar artık, üç kız çocuğunu iyi bir şekilde yetiştirirlerse Cennetle müjdeleniyorlardı. Kadınları insan olarak görmeyenler “Cennet annelerin ayakları altındadır” sözüyle irkiliyorlar ve artık kızlarını diri diri gömmüyorlardı toprağı. Bazı kadınların kapılarında fuhşa çağırmak için dalgalanan bayraklar tek tek iniyordu. Çünkü kadın bir meta’ değildi Medîne medeniyetinde. Onların hakları vardı ve sonuna kadar kullanacaklardı artık bu haklarını. Onların, kocaları üzerinde haklarının olduğu söyleniyordu Rasül tarafından. Görülmüş, duyulmuş bir şey değildi.

Medîne medeniyetinde Müslümanların artık bir devletleri vardı. Medîne sözleşmesi ile ilk anayasa oluşturulmuştu. İlk olmasına rağmen gerçekten medenî idi. Zira günümüzde medeniyetin en üst derecesini oluşturan hususlar onun içinde mündemiçti. İnsanlar huzurluydu, mutluydu. Artık “kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe gerçekten inanmış sayılmayacağını” biliyor ve buna göre yaşıyordu. Komşusu açken tok uyumuyordu. Evine gelen misafirini doyurmak için mahsus ışığı söndürüyor, yemek sadece misafire yeteceği için kaşığını tabağa boş götürüp getiriyordu. Sadaka vermek için hiçbir şeyi olmasa bile kardeşinin yüzüne tebessüm ederek bunu yapıyordu. Çorbasının suyuna biraz ilave edip komşusuna da ikram ediyordu.

“Altın nesil” ismini almıştı bu medeniyetin ilk mensupları. Ebubekir’in sadakatini, Ömer’in adaletini, Osman’ın hayâsını, Ali’nin cömertliğini görmüştü. Bu özellikleri onları ölümsüz kılmıştı. Çünkü bu medeniyeti o altın nesil bize kadar taşımıştı ve bizim de bu medeniyetin çocukları olmamızı sağlamışlardı. Bunun için onlara kalbimizin derinliklerinden selam gönderiyoruz ve emanetlerini ebediyyen muhafaza edeceğimize tekrar söz veriyoruz.
Prof.Dr. Ali ERBAŞ

Sakarya Üniv. İlahiyat Fakültesi

Yorum Yapın